Balkon kültürü — Türkiye’nin kaybolan üçüncü mekânı

Balkon bir eşikti — içerisiyle dışarısı arası, ikisine de ait olmayan. Üçüncü mekânın en evcil hâli neden kayboldu, internette yeniden kurulabilir mi?

balkondayim · oturmak yeter

Balkon hiçbir zaman sadece bir beton çıkıntı olmadı. Evin içiyle sokağın arasında, ikisine de tam ait olmayan bir eşikti. İçeride değildin — ama dışarıda da sayılmazdın. Çayını alıp oraya çıktığında hem evindeydin hem şehrin içinde. Bu ara konum, balkonu Türkiye’nin gündelik hayatında apayrı bir yere koydu: katılmak için fazla geride, kopmak için fazla yakın. Tam da bu yüzden rahattı.

Üçüncü mekân nedir, balkon neden öyleydi?

Sosyolog Ray Oldenburg, hayatımızın üç tür mekâna yaslandığını söyler. Birinci mekân evdir, ikinci mekân iş ya da okul. Üçüncü mekân ise bu ikisinin dışında, gönüllü ve baskısız biçimde vakit geçirdiğimiz yerlerdir — kahvehane, park, mahalle bakkalının önü. Üçüncü mekânın tek şartı vardır: orada bir şey başarmak, üretmek ya da bir rol oynamak zorunda değilsindir. Sadece bulunursun.

Balkon, Türkiye’de bu üçüncü mekânın en evcil hâliydi. Kahvehaneye gitmek için hazırlanırdın; balkona terlikle çıkardın. Ne kadar kalacağına kimse karışmazdı. Komşuyla iki çift laf eder, sonra susardın — susmak da sohbetin bir parçasıydı. Üçüncü mekânın bütün nitelikleri ondaydı: ulaşılabilir, eşitleyici, alçak sesli. Ama hepsinden farklı olarak, kendi evinin sınırındaydı. Dışarı çıkmadan dışarıda olmanın yoluydu.

Kaybın hikâyesi: balkonsuz evler

Sonra balkonlar azaldı. Yeni evler balkonsuz yapılmaya başlandı; ya da balkon denen şey, içeri katılan yarım metrelik bir çıkıntıya indi. Olanlar da camla kapatıldı — "bir oda daha kazanalım" derken kazanılan, kaybedilenin yanında küçük kaldı. Kapalı sitelerin yüksek katlarında balkon, aşağıdaki sokakla bağını yitirdi: komşu sesi gelmiyor, geçeni seyredemiyorsun, seslenecek kimse yok.

Bu yalnızca mimari bir değişiklik değildi. Üçüncü mekânın kaybı, gündelik hayatta sebepsiz yere yan yana olma ihtimalinin kaybıydı. Eskiden birini görmek için bir plan gerekmezdi; balkona çıkmak yeterdi. Şimdi birinin yanında olmak için bir randevu, bir bahane, çoğu zaman bir uygulama gerekiyor.

Balkonda ne yapılırdı?

Aslına bakarsan, çoğu zaman hiçbir şey. Çay demlenir, soğur, yeniden demlenirdi. Karşı balkondaki komşuyla göz göze gelinir, baş sallanırdı. Sokaktan geçen tanıdığa seslenilirdi. Akşam ezanı, çocuk sesleri, uzakta bir kaşığın bardağa değişi — balkonun sesi buydu. Kimse performans göstermez, kimse anı kaydetmezdi. Oturmak, başlı başına yeterli bir eylemdi.

Üçüncü mekânı değerli kılan da buydu: orada geçirdiğin zamanın bir çıktısı olması beklenmezdi. Verimli olmak zorunda değildin. Sonradan gösterilecek bir şey biriktirmiyordun. Sadece oradaydın, ve bu yetiyordu.

Dijital üçüncü mekân: balkonu yeniden kurmak

Bugün vaktimizin çoğunu geçirdiğimiz dijital alanlar, üçüncü mekânın neredeyse tersi üzerine kurulu. Çoğu senden bir şey ister: bir gönderi, bir beğeni, bir profil, bir kimlik. Her hareketin kaydedilir, ölçülür, geri sana pazarlanır. Sakinleşmek için açtığın uygulama, kapattığında seni çoğu zaman daha yorgun bırakır.

Oysa üçüncü mekânın internette de bir karşılığı olabilir — yeter ki aynı baskısızlığı koruyabilsin. Kayıt istemeyen, geçmiş tutmayan, seni bir şey üretmeye zorlamayan bir alan. Yazdığın birkaç saniyede dağılır; geriye ne arşiv kalır ne kimlik. Yalnızca, o an orada başka birinin de olduğunu bilmek kalır. Balkonun verdiği duygu tam olarak buydu: yalnız değilsin, ama kimse senden bir şey beklemiyor.

Oturmak yeter

Balkon kültürü kaybolmuş olabilir; ama onu mümkün kılan ihtiyaç durmuyor. Sebepsizce, sessizce, kimseye hesap vermeden başkalarının yakınında olmak — bu hâlâ insanın en sade ihtiyaçlarından biri. Balkonu betondan söküp aldılar; geriye, akşamları içimize çöken o tanıdık "biri var mı?" duygusu kaldı.

Belki bu akşam, bir balkona otur.

mahalle balkonuna çık →